MASONLUĞA GİRİŞ ŞARTLARI VE YEMİN TÖRENİ SIRASINDA YAŞANANLAR

Masonluk Hıristiyan ve Müslümanları Çatıştırarak İki Dini de Yok Etmeye Çalışmıştır

Tampliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tampliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2010 Çarşamba

GİRİŞ



Tapınak Şövalyeleri (ya da diğer adıyla Tapınakçılar), kökeni Ortaçağ'a dek uzanan, faaliyetleri ve yandaşları ise zamanla değişikliğe uğrayan gizli bir örgüttür. İlk kez I. Haçlı Seferi'nden sonra ortaya çıkmış, kısa sürede geniş bir siyasi nüfuza sahip olmuş ve Ortaçağ'ın en büyük maddi güçlerinden biri haline gelmişlerdir.

Başlangıçta kendilerini sözde dindar gibi göstermişler ve bu yolla kazandıkları itibar ve imtiyazları kullanmışlar, zaman içinde de Hıristiyan halkın gözünde nefret ve korku uyandıran, din ahlakına karşı, şeytani amaçlar güden karanlık bir örgüt haline gelmişlerdir. Tapınakçıların 1307 yılında başlayan mahkemelerine ait tutanaklar ve dönemin tarihi belgeleri örgütün karanlık çehresini şüphe götürmeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.

Bu belgelerden ve konunun uzmanı tarihçilerin araştırmalarından ortaya çıkan sonuçlar, Tapınakçı tarikatının, kurulduktan kısa bir süre sonra kuruluş amacından hızla uzaklaştığını, Hıristiyanlığı terk ederek sapkın ve batıl bir öğretinin peşinden gittiğini göstermektedir. Tapınakçılar bu karanlık öğretiye özgü tören ve ritüelleri gizlice uygularken, aynı zamanda da servet ve güç sahibi olmak için her türlü yöntemi sözde meşru saymışlardır. Dünyevi hırs ve menfaatler uğruna din ahlakından uzaklaşıp şeytanın emrine girenlerin durumunu Allah Kuran'da şöyle haber vermektedir:

1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'in de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.

Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah'tan başka ilahlar edindiler.
Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkar edecekler ve onlara karşı çelişkiye düşecekler.
Görmedin mi, Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.
Onlara karşı acele davranma; Biz onlar için ancak saydıkça sayıyoruz. (Meryem Suresi, 81-84)

Tapınakçılar, törenlerinde masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan ve şeytanı temsil ettiği bilinen "Baphomet" adında hayali bir varlığa taparlar.

Tapınakçılar, özellikle ilk dönemlerde Papalık makamından elde ettikleri imtiyazlara güvenerek sistemlerini uzun bir süre rahatlıkla devam ettirmişlerdir.
Ancak, Tapınakçıların gizli ritüellerinde yaşadıkları sapkınlıkların yavaş yavaş deşifre olması ve gerçek yüzlerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla, Papalık bu konuda köklü tedbir almaya karar vermiştir. 1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'nin de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.

Fransa'da Tapınakçılar aleyhine açılan davaların mahkumiyetle sonuçlanması Tapınakçılar için hiç umulmadık bir hezimet olmuştur. Ne var ki bu olay, Tapınakçılara daha gizli, daha örgütlü olmayı öğretmiş, günümüze kadar gelen Tapınakçı-mason gizliliğinin temellerini hazırlamıştır. Kendilerini mahkum eden Kilise'nin temsil ettiği her türlü inanca ve değere karşı büyük bir nefret ve intikam duygusu da yine bu süreçte oluşmuştur. Din ahlakına karşı besledikleri nefret ve düşmanlık, nihai hedef ve mücadelelerinin de merkez noktasını oluşturmuştur: din ahlakına uygun olmayan bir dünya hakimiyeti...

Tapınakçılarda şeytan, ters yıldız ve keçi ile sembolize edilmiştir.

Bu sapkın mücadelelerinde hiçbir kural tanımayan Tapınakçılar, kitabın ilerleyen bölümlerinde detayları ile göreceğimiz gibi, adeta şeytanın yeryüzündeki temsilcileri görevini yürütmektedirler. Törenlerinde, masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan "Baphomet" adında bir şeytana tapan Tapınakçılar, alemlerin Rabbi olan Allah'ı inkar ederek şeytanı adeta ilah edinenlerin önde gelenleri olarak kabul edilebilir. Bu tür kişiler Kuran'da "şeytanın fırkası" olarak adlandırılırlar.

Ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.Hiç şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır. (Mücadele Suresi, 19-20)

Tapınakçılar konusunu incelerken vurgulanması gereken en önemli noktalardan biri de, bu örgütün elinde tuttuğu maddi güçtür. Tarihin ilk bankerleri olarak anılan Tapınakçılar, diğer adıyla Tapınak Şövalyeleri, bu büyük maddi gücü nasıl elde etmişlerdir? Servetlerinin boyutu nedir? Sermayeyi ele geçirme yöntemleri nelerdir? Elde ettikleri karanlık servet günümüzde kimlerin elindedir ve ne amaçla kullanılmaktadır?

Bu blogda, "Tapınak Şövalyeleri" adlı ilk kitabımızda detaylı olarak değindiğimiz örgütün tarihçesini ve örgütün günümüzdeki mirasçısı olan masonluk konusunu yeniden ele alarak, yukarıdaki soruların cevabını verecek ve Tapınakçıların kara parayla finanse ettikleri faaliyetleri deşifre edeceğiz.

HAÇLI-TAPINAKÇI ZİHNİYETİ



Tapınakçıların kim olduklarını, nasıl ortaya çıktıklarını ve gerçek amaçlarını anlamak için, Haçlı Seferleri'ne kadar uzanmak gerekir; çünkü Tapınakçı tarikatını kuranlar, Kutsal Toprakları kurtarma ve koruma bahanesiyle Filistin bölgesine gelip yerleşmiş Haçlı Şövalyeleri içinde yer alan bir gruptur.

Haçlı Seferleri'nin başladığı dönemde, Avrupa'da karanlık bir dönem yaşanıyordu. Bir yandan fakirlik, açlık ve cehalet, küçük krallıklar ve feodal beylikler arasındaki iktidar mücadeleleri, hiç bitmeyen savaşlar; diğer yandan kuzeyden gelen barbar akınları Avrupa'yı yaşanmaz bir yer haline getirmişti. Yeni yeni gelişmeye başlayan ticaret ve zanaatkarlık, Avrupa'nın ihtiyaçlarını ve güç arayışını karşılamaya yetmiyordu. Bu karmaşanın içinde, Katolik Kilisesi, halk arasında büyük bir etkiye sahip olan misyoner tarikatlar sayesinde Avrupa'nın en güçlü ve en etkili kurumu haline gelmişti.

Kilise mensupları, aldıkları yoğun eğitimle cahil halkın ve eğitimsiz asillerin çok üstünde bir bilgiye ve anlayışa erişmişlerdi. Ne var ki, dönemin en organize gücünün başına geçen bazı Papalar, bu imkanları kendi amaçları doğrultusunda en stratejik şekilde kullanmış, kimi zaman kuruluş gayelerinden uzaklaşarak dünyevi hakimiyete yönelmiş, hatta pek çok Avrupa kralına ve bir süre sonra da bütün Avrupa kralına ve asiline boyun eğdirmişlerdi.

Papa II. Urban
Bu gücün doruk noktasına ulaştığı bir dönemde Papa II. Urban'ın savaş çağrısı duyuldu: Müslümanların yüzyıllardır ellerinde tuttuğu Kutsal Topraklar geri alınacaktı... Papa'nın amacı, görünüşe bakılırsa, Hıristiyanlar açısından son derece soyluydu: Hıristiyanlığı Kutsal Topraklarda hakim kılmak! Ancak, Haçlı Seferi'ni başlatan Kilise'nin bu kararı hiçbir zaman bu amaçla sınırlı kalmadı.

Başta da belirttiğimiz gibi, Avrupa, özellikle de Kilise'nin hakim olduğu topraklar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydi. Doğu'dan gelen tüccarlar ise, Müslümanların sahip oldukları büyük zenginliklerden, adı duyulmamış yiyeceklerden, çok değerli kumaşlardan ve hazinelerden bahsediyorlardı. İşte Haçlı Seferleri'nin başlamasında en büyük etken Doğu'nun bu zenginliğiydi.

O dönemdeki Kilise, tarihin ilk sömürgeleştirme hareketini başlatırken, Doğu'daki bütün zenginlikleri, dolayısıyla politik gücü ele geçirmeyi, Avrupa'daki iktidar sahibi rakiplerine karşı nihai bir zafer kazanmayı planlıyordu. Bunu yaparken, Hıristiyanlığın temel unsurlarından olan barışçılığı, mütevaziliği, şiddet karşıtlığını bir tarafa bırakmış, 1000 yıllık geleneğini terk etmişti.

Haçlı Seferleri'ne katılanların seçiminde de Hıristiyan dinine aykırı uygulamalar öne çıkmış ve böylece vahşi, zalim ve cahil Haçlı askeri imajının temelleri atılmıştı. Kilise, Haçlı Seferi'ne katılımı artırmak uğruna, her türlü teşvik yöntemini kullanmış, aforoz edilmiş günahkarları ve mahkumları günahlarının affedileceği vaadiyle orduya almıştı. Cehalet, orduyu oluşturanların büyük bir kısmının ortak özelliğiydi. Bu insanlar, Müslümanlık hakkında cahil oldukları gibi, kendi dinleri hakkında da yeterli bir bilgiye sahip değillerdi. Savaşa katılmalarındaki sebep de sanılanın aksine, dini idealler değil, Doğu'nun ganimetlerinden kendilerine bir pay alabilmekti. Birbirleriyle savaş halindeki krallar ve soylular, mal varlıklarını artırmak hayallerine kapılıp kendi ordularıyla bir tür maceraya atılmışlardı. Birbirlerine rakip olan bu kesim, bir birlik halinde olmadıklarından çoğu zaman başlarına buyruk hareket ediyorlardı. Feodal beylerin yanında köle seviyesinde bulunan vasallar ise özgürlüklerini kazanmak için savaşa koşmuşlardı. Bu gruplar içinde, yalnızca Kilise'nin kutsal çağrısı doğrultusunda yola çıkanların sayısı küçük bir toplulukla sınırlıydı. Bir kaynakta bu durum şöyle ifade edilmektedir:


Haçlılar, daha ilk savaşlarında tarihin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirdiler. Tahminen 40 bin kişinin öldürüldüğü bu katliamda dökülen kan, tarihi anlatımlarda 'diz boyu' şeklinde tasvir edilmiştir.

I. Haçlı Seferi'ne katılanlar, 1099 yılında Kudüs'ü ele geçirmeyi başarmış ve büyük bir katliam gerçekleştirmişlerdir.

Fransız şövalyeleri daha fazla toprak ummuş, İtalyan tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da sadece gündelik sıkıntı ve zorluklardan kaçabilmek için bu seferlere katılmıştı.1

Bir ordudan çok, düzensiz, disiplinsiz, kontrolsüz bir güruh izlenimi veren Haçlılar, kendilerinden bekleneni yaparak daha ilk savaşlarında tarihin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirdiler: Kudüs'ü ele geçirdikten sonra, Müslüman ve Yahudilerden oluşan halkın tamamına yakınını katlettiler. Tahminen 40 bin kişinin öldürüldüğü bu katliamda dökülen kan, tarihi anlatımlarda 'diz boyu' şeklinde tasvir edilmiştir.

Kitabımızın konusu olan Tapınak Şövalyeleri tarikatını kuranlar aslında, diğer pek çok Haçlı topluluğu gibi, Kilise'nin skolastik eğitiminden geçmiş bilgili, kültürlü insanlar değillerdi. Bunlar daha çok, macera, ganimet, şan-şöhret, mevki gibi amaçlarla Haçlılara katılmış cahil, kaba saba, savaşçı askerlerdi. Nitekim, tarikatın kuruluşundan kısa bir süre sonra sergilemeye başladıkları davranışlar, bu kişilerin Hıristiyanlıktan uzak, karanlık amaçlar peşine düşmüş fakir Fransız soyluları olduklarını ortaya çıkarmıştı. Fakirlikleri oranında hırslı ve tamahkar olan bu askerler, bir dizi gelişmenin sonucunda, çok geçmeden dönemin en büyük ve en tehlikeli güçlerinden biri haline geleceklerdi.

1 World Book Encyclopedia, "Crusades", Contributor: Donald E. Queller, Ph.D., Prof. of History, Univ. of Illinois, Urbana-Champaign, World Book Inc., 1998. 

TAPINAKÇILAR SAHNEDE



Başlarında, Tapınakçıların ilk büyük üstadı Hugues de Payens olmak üzere, dokuz Fransız şövalyesinin, Kral Baldwin'in huzuruna çıkmaları.

I. Haçlı Seferi'ne katılanlar, 1099 yılında Kudüs'ü ele geçirmeyi başarmış ve büyük bir katliam gerçekleştirmişlerdi. Savaşa katılan askerlerin çoğunluğu geri dönerken, başta Fransa'dan gelmiş bazı soylular ve askerler olmak üzere, bir grup Haçlı askeri de bölgede kalmayı kararlaştırmıştı. Bu kararın görünüşteki amacı, Kutsal Toprakların ve Hıristiyan hacıların güvenliğini sağlamak ve Hıristiyan dinini bu beldede yaymaktı. Bir avuç idealist askerin ve din adamının gerçekten bu amacı güttüğü düşünülebilirse de, genel tablo göz önüne alındığında bunun sadece bir bahane olduğu rahatlıkla anlaşılır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, I. Haçlı Seferi'yle birlikte, aslında Batı'nın sömürgeleştirme faaliyetleri başlamış ve yöredeki Arap halkıyla bazı Batılılar arasında sonuçları günümüze kadar uzanacak sorunlar yaşanmaya başlamıştı. Katliamlar için öne sürülen gerekçelerin hiçbir geçerliliği yoktu. Müslümanların yönetimindeki Kudüs'te, hac yolları bütünüyle açıktı ve farklı dinlere mensup insanlar bir barış ve hoşgörü ikliminde birarada yaşıyordu. Fakat bu manzara, Müslümanların, Yahudilerin ve yerli Hıristiyanların Haçlılar tarafından katledilmesine engel olamadı.



İlk Tapınakçı Büyük Üstad, Hugues de Payens ve 9 şövalyeyi gösteren minyatür
1099 yılında, Kudüs Krallığı kuruldu ve işgal Antakya-Urfa yönünde genişledi. Yaklaşık yirmi yıl sonra, başlarında Hugues de Payens olmak üzere, dokuz Fransız şövalyesi Kral Baldwin'in huzuruna çıkarak, sahil şeridinden Kudüs'e kadar uzanan bölgede hacıları korumaya gönüllü olduklarını ilettiler. Kral, bu teklifi memnuniyetle karşıladı. Böylece, Tapınakçıların hızlı yükselişi de başlamış oldu.

Dokuz şövalyenin kendilerine yakıştırdıkları "İsa'nın Yoksul Şövalyeleri" ünvanındaki yoksul sıfatı, paraya doymayan bu askerlerin amaçlarıyla ne denli çelişiyorsa, insanların gözlerini boyamada da o denli inandırıcı bir kılıf oluşturuyordu. Aldatmaca sadece isimle sınırlı değildi: Dünya hayatını ve maddi zevkleri terk etmiş rahip-asker görüntüsü çizmeyi de ihmal etmemişlerdi. Nitekim, ileriki bölümlerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, şövalyeler, kısa bir süre sonra, din ahlakına uygun olmayan hatta din düşmanı, maddiyatçı bir tarikata dönüşmekte gecikmeyeceklerdi.


Kudüs'ün Tapınakçılar tarafından işgal edilmesini gösteren yağlı boya resim.
Kral Baldwin, şövalyelere çeşitli imtiyazlar tanımakla kalmamış, bir zamanlar Süleyman Mabedi'nin yer aldığı (Mescid-i Aksa'yı da kapsayan) bölgeyi kendilerine tahsis etmişti. Baldwin'in de kuşkusuz kendine göre planları vardı: Bölgede Müslümanların etkisi arttıkça Krallık riske giriyordu; savaş tecrübesi olan şövalyelerin varlığı, onların belirli noktalarda koruma görevi üstlenmeleri Kralın lehineydi. Ancak, bölgedeki Tapınakçıların sayısı yok denecek kadar azdı. Bu yüzden, Kral Baldwin ve Tapınakçıların ilk büyük üstadı Hugues de Payens, bu sayıyı artıracak planları devreye soktular. Sonuçta, Kilise'nin desteğini kazanmak Tapınakçılara istedikleri imkanı sağladı.



Aziz Bernard o dönemde bütün Hıristiyan dünyasında saygı duyulan bir isimdi.
1127 yılında iki Tapınakçı, kraldan aldıkları mektupla birlikte Aziz Bernard'a* başvurdular. (*Aziz Bernard, o dönemde, Kilise içinde en etkili isimlerden biriydi ve yaşadığı dönemde, Hıristiyanlığın en önemli şahsiyeti olarak görülmekteydi. Aziz Bernard bütün Hıristiyan dünyasının önde gelen tarikatlarından olan Sistersiyan tarikatına bağlıdır; ayrıca Katolik Kilisesi içinde bu tarikata mensup olanlar önemli mevkilere sahiptirler. Fransa'dan Kudüs'e giden Tapınakçılar, Sistersiyan tarikatının Fransa'daki temsilcileri tarafından büyük destek gördükleri için Aziz Bernard, bütün kapıları açabilecek insan olarak belirlenmiştir.) Mektupta Baldwin, Tapınakçıları abartılı bir şekilde övüyor, Kutsal Toprakların bu fakir ama sözde inançlı askerler tarafından korunmasının önemini anlatıyor ve taleplerini belirtiyordu. Buna göre tarikat, Kilise ve daha önemlisi, doğrudan Papa tarafından tanınmalı, yardım ve destek esirgenmemeliydi. Beklenen destek kısa sürede geldi ve Hugues de Payens, Tapınakçı biraderleriyle beraber, Papa Honorius tarafından özel bir ilgi ve ayrıcalıkla kabul edildi.


Aziz Bernard Tapınak Şövalyelerine büyük imtiyazlar tanıdı.
1128'de Truva'da toplanan büyük konsül, toplantıya Tapınakçıları da davet etmişti. Bu yolculuk Tapınakçılara geniş imkanlar ve büyük miktarda maddi destek kazandırdı. Kral I. Henry'nin hediyesi olarak, altın ve gümüşten oluşan yüklü bir hazinenin yanı sıra, İngiltere, İskoçya, Fransa ve Flanders'daki bölge yöneticilerinden zırh, at gibi teçhizat ve önemli para yardımları aldılar. Payens, İngiltere'den ayrılmadan önce, tarikata hibe edilen bölgede bir şube açtı ve Tapınakçı biraderlerden birini başına geçirdi. Buradaki biraderin görevi, tarikata bırakılan yerlerin yönetimini ve toplanan gelirin Kudüs'e transferini yürütmek, ayrıca yeni üye toplamak, bunları yetiştirmek ve görev bölgelerine yollamaktı. Bunların dışında, Province bölgesinde, tarikata çeşitli gayrimenkuller verilerek vergi ayrıcalıkları sağlandı ve özel gelirler tahsis edildi. Böylece, tarikatın örmeye başladığı ağın ilk düğümleri atıldı.2


Ortaçağ Şövalye Tapınaklarından birkaçı: Morts a Sarlat, Perigort ve L'eglise Tapınağı
Anglo-Sakson tarih kayıtlarında, Hugues de Payens'in, kendisine verilen destek sayesinde, Papa II. Urban'ın I. Haçlı Seferi'nde topladığı adam sayısından daha fazlasını tarikata üye yaptığı anlatılmaktadır.3 Gerçekten de tarikata o kadar çok rağbet vardı ki, İngiltere'de kısa sürede geniş bir Tapınakçı kitlesi oluşmuş ve Kudüs'tekine benzer bir idare şekline geçilmişti.
Prensler ve asiller başta olmak üzere, her kesimden insan tarikata yardımda bulunmak veya üye olmak için yarışa girmişti. Tapınakçılar, Kilise'nin ve kralların imkanlarını biraraya getirip, kendilerine çıkar sağlayan bu kampanyayı uzun süre devam ettirmiş, eşi ancak günümüzde görülebilecek reklam-propaganda yöntemleriyle her kesimden insanı etkilemeyi başarmışlardı. O kadar ki öldüklerinde, Tapınakçı kıyafetleriyle Tapınakçıların mezarlarına gömülmek isteyen insanlar bile vardı.


Aziz Bernard, Tapınakçıların Papa dışında hiç kimseye karşı sorumlu tutulmayacakları garantisini verirken aslında çok büyük bir tehlikeye zemin hazırladı.
Aslında burada söz konusu olan, Tapınakçıların Avrupalı asillere oynadığı bir oyundur: Yardım talebinde bulunurken gerekçe olarak Müslümanlarla yakında savaşacakları yalanını öne sürüyorlardı. Ancak Avrupa'da toplanan yardımlar bu sahte savaşın finansmanına değil, Tapınakçıların kasasına transfer oluyordu. Böylece şövalyeler, karanlık servetlerini oluşturma yolunda ilk büyük adımı atmışlardı.

1127'de iki Tapınakçı'nın Aziz Bernard'ı ziyareti aslında Tapınakçılar açısından bir nevi dönüm noktası idi. Ziyaretleri sırasında Tapınakçılar, Kilise yetkililerine tarikatın genel kurallarını anlatmış, ancak bunların büyük bir kısmı hoş karşılanmamıştı. Bu aşamada Bernard devreye girerek, tarikatın yeni bir düzenlemeyle Hıristiyanlığa uygun bir hale gelebileceğini savunmuştu. Akabinde, yeni tarikat nizamnamesini, bağlı bulunduğu Sistersiyan tarikatına göre hazırladı ve Tapınakçıların manevi eğitimlerini üstlendiğini bildirdi. Böylece tarikat, sadece Papa'ya karşı sorumlu tutulma ayrıcalığını kazanarak karşısına çıkabilecek bütün engelleri ortadan kaldırmış oldu. Papa'dan başka hiçbir otorite, Tapınakçılara hesap soramayacak, görev yükleyemeyecekti. Böylesi ayrıcalıkları sağlayan Aziz Bernard, Kilise'ye güç kazandıracağına inandığı uzun vadeli planını devreye sokarken, gerçekte çok büyük bir tehlikeye zemin hazırladığının farkında değildi.



Papa II. Urban'ı gösteren tarihi bir minyatür


2 The Knights Templars and the Complete History of Masonic Knighthood, C.G. Addison, Robert Macoy, 1874, s. 154. 
3 The Knights Templar in Britain, Evelyn Lord, Pearson Education Limited, 2002, s.7.

KİLİSE'DEN TAPINAKÇILARA TAM DESTEK



İlk şövalye teşkilatı olan Hospitaller tarikatının amblemi.

Zaman içinde tahrif edilmiş olmakla birlikte Hıristiyanlık, içinde hak dinin unsurlarını taşıyan İlahi bir dindir. Hıristiyanların kutsal kitabı İncil'de en çok üzerinde durulan konulardan biri ise barışsever olmaktır. Buna rağmen Hıristiyanlık tarihi boyunca, zaman zaman din adına şiddete başvurulan dönemler yaşanmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Kilise içinde kimi zaman çıkar kaygısının ağır basması ve Kilise'nin birtakım politik oyunların ve çıkar hesaplarının içine çekilmiş olmasıdır. Bu durumun neticesinde asıl varlık amacından zaman zaman uzaklaşan Kilise, bu dönemlerde nüfuzunu artırmaya ve kralların iktidar taleplerini karşılamaya öncelik tanımış, bu da Kilise'nin yapısında köklü bir değişime neden olmuştur.

Bu değişim, Kilise'yi korumak adına güç kullanılabileceğini söyleyen Papa VII. Gregory ile başladı. Kilise'nin en yüksek makam olduğunu savunan Gregory, Kilise içinde Gregoryen devrimi gerçekleştirerek dönemin güçlü hükümdarlarıyla iktidar mücadelesine girdi. Onun başlattığı politika, Kilise içinde birtakım çevreler tarafından çok benimsendi ve büyük bir istekle devam ettirildi. Bu süreç söz konusu çevrelerin hedefledikleri şekilde güçlenmelerini sağladıysa da, hükümdarların ve halkların Kilise'nin aleyhine dönmelerine yol açtı.

Papa II. Urban, Gregory'nin şiddet politikasını biraz daha ileriye götürüp, kısaca "din uğrunda savaşmak şiddet kullanmayı gerektirir" şeklinde özetlenebilecek, tamamen din ahlakına ters olan tezini öne sürdü.
Böylece, I. Haçlı Seferi'nin sözde dinsel alt yapısı da hazırlanmış oldu. Aziz Bernard da, Hıristiyanlığın özüne aykırı bu politikayı yaşamı boyunca hararetle savundu. Hatta, "İsa'nın şövalyesi kötülük yapanı öldürdüğünde, bu bir adam öldürme değil, kötülüğü defetmedir" diyerek bu yanılgısını en uç noktaya taşıdı.

Söz konusu Kilise yöneticileri, I. Haçlı Seferi'nden sonra, ilk şövalye teşkilatı olan Hospitaller tarikatının kurulmasına da önayak oldular. Bu tarikat, başlangıçta, sadece hacılara Kutsal Topraklarda yardım etme ve hastaları tedavi etme görevini üstlenmişti. Ancak, Kilise içindeki çıkar grupları için bu yeterli değildi, daha fazlasını istiyorlardı: Avrupalı hükümdarların ordularıyla yarışacak, Kilise'ye (daha doğrusu kendilerine) bağlı bir ordu... Böylece Kilise'nin otoritesini kullanarak kendi imkanlarını artıracak, sahip oldukları malların korunmasını sağlayacak, bunu yaparken Hıristiyanlığı da silah zoruyla yayabileceklerdi. Ayrıca, Kutsal Topraklardaki hakimiyet kalıcı olacak ve sömürge faaliyetleri kendi kontrollerinde devam edecekti. Önde gelen ruhban sınıfı içinde bu yanlış düşüncelere sahip olan kesim, planlarını gerçekleştirebilecek bir orduyu oluşturmak üzere işe girişti. Tapınakçılar, tam bu aşamada ortaya çıkarak hedeflenen politikanın bir numaralı savunuculuğunu yapmaya başladılar. Tüm bunlar şövalyelerin Bernard'a gitmelerinin stratejilerinin önemli bir parçası olduğunu göstermekteydi. Şövalyeler, karşılıklı menfaatleri sebebiyle istedikleri imkanları kendilerine sağlayacak tek kişinin Bernard olduğunu gayet iyi biliyorlardı.

Aziz Bernard, pek çok hedefi ve planı olan bir Kilise mensubuydu. Asillerle akrabalık bağları ve siyaset stratejileri konusundaki uzmanlığının da yardımıyla, daha gençlik çağında çok önemli mevkilere gelmişti. En sadık adamının Papa seçilmesini sağlayacak kadar büyük bir güce sahipti.

Bernard, rahiplerin savaşçı hale gelmelerinin ne denli zor olduğunun farkındaydı. Aslında buna gerek de yoktu; ona göre, Haçlı Seferi'ne katılmış mevcut savaşçıları Kilise'nin öğretilerine bağlı hale getirip kontrol altına almak daha kolay ve parlak bir plandı. Ancak, Bernard'ın karşısında bir engel duruyordu: Bu vahşi, kaba, cahil ve şiddet tutkunu adamlar, nasıl birer sadık şövalye haline geleceklerdi? Bernard, büyük bir yanılgı eseri olarak, bu cahil insanlar topluluğunun birtakım yöntemlerle terbiye edilip kontrol altına alınabileceğine kendini inandırmıştı. İmtiyaz ve bağış adı altındaki rüşvetler bu yöntemlerin başında yer alıyordu.

Tapınakçılar, Bernard'ı ve fikirlerini, önceki dönemlerden beri yakından takip etmişler ve planlarını onun üstüne kurmuşlardı. Bernard, ilk sırada Tapınakçılar olmak üzere, şövalyeleri kullanarak Kilise ordusu kurma planları yaparken, başından beri din ahlakından uzak duran Tapınakçılar da Bernard sayesinde büyük ayrıcalıklar elde etmeyi planlıyorlardı. Bu karşılıklı ilişkide, tarikat mensupları sözde dindar gözükecek, Kilise de onları her koşulda temize çıkaracaktı. Hatta, ilerleyen sayfalarda da göreceğimiz gibi, 1307 yılında, tutuklanıp bütün sapkınlıkları açıkça ortaya çıkmasına rağmen, Kilise içinde yer alan bir kısım çevreler Tapınakçıları aklamaya ve kurtarmaya çalışacaktı.

BİR ORTAÇAĞ MAFYASI: TAPINAKÇILAR




Truva Konsülü'nden sonra, Tapınakçılar büyük bir hızla güçlerini ve sayılarını artırıp dönemin en güçlü ve en korkulan şövalye tarikatı haline geldiler. Büyük bağışlar toplamış, özel vergi gelirleri elde etmiş, inşaat, tarım, hayvancılık, nakliye, denizcilik gibi sektörlerde önemli yatırımlar yapmışlardı. Fakat bu çalışmalar ana gelir alanı olmaktan çok, göstermelik faaliyetlerdi; çünkü tarikatın asıl gelir kaynağı kara paraydı.

Tapınakçıların karanlık sermayelerini oluştururken kullandıkları yöntemler, organize suç örgütlerinin günümüzde kullandıkları yöntemlerden farklı değildi. Kaldı ki, bugün mafya sistemi olarak bilinen örgütlü suç yöntemlerini tarihte ilk defa icat edenler aslında onlardı.

Zorba kralların veya kötü yola sapmış Kilise görevlilerinin bireysel olarak gerçekleştirdikleri kanun dışı uygulamalar, Tapınakçılar tarafından sistemli bir kara para kaynağı haline getirildi ve onlara bilinen güçlerini kazandırdı. Fakirlik yemini etmiş, sözde misyoner hayatı yaşayan bir tarikatın, kısa sürede krallarla yarışacak bir servete ulaşmasının nedeni kullandıkları organize mafya yöntemleridir. Bu yöntemleri aşağıdaki başlıklar altında toplamak mümkündür:

a) Tefecilik
b) Savaş adı altında soygun, yağma, gasp
c) Rüşvet

ç) Spekülasyon
d) Politik oyunlar
e) Keyfi vergiler
f) Haksız imtiyazlar
g) Köle ticareti
ğ) Sömürgecilik faaliyetleri
h) Uyuşturucu (haşhaş) trafiği

Görüldüğü gibi Tapınakçılar kötülüğün her çeşidini organize hale getirip bunu yaygınlaştırmayı ve bundan dünyevi güç ve çıkar elde etmeyi temel görev edinmişlerdi. Allah kötülüğü örgütleyip düzenleyenler hakkında Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

Artık 'kötülüğü örgütleyip düzenleyenler', Allah'ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?
Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah'ı) aciz bırakacak değildirler.

Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir. (Nahl Suresi, 45-47)


Tapınakçılar krallarınkine eşdeğerde bir servete sahiptiler.

Tapınakçıların kara para vurgunlarında kullandıkları yöntemlerin başında tefecilik gelmektedir. Aslında Hıristiyanlıkta tefecilik kesinlikle yasaklanmıştır ve karşılığında büyük cezaları vardır. Bu yüzden tefecilik, Ortaçağ'da bazı Yahudilerin tekelindeydi. Cezalardan muaf Yahudi bankerlerin bir kısmı para ticareti yaparak büyük kazançlar sağlıyor, krallara ve soylulara verdikleri borçlar sayesinde çeşitli kolaylıklar ve imtiyazlar elde ediyorlardı. Tapınakçılar, hiçbir Hıristiyanın girmediği bu alana el atarak kısa sürede söz konusu Yahudi bankerlerin yerini aldılar.


İngiltere Kralı I. Richard
Tapınakçılar, para ticaretinden kazandıkları yaklaşık yüzde onluk faiz gelirine, kira, masraf gibi isimler takarak yasak olmasına rağmen bu işlere devam ediyorlardı. Bütün önemli merkezleri kapsayan bir ağ oluşturmuş, başta Kutsal Topraklar ve bu merkezler arasında olmak üzere, bilinen bütün önemli noktalar arasında güvenli para transferi gerçekleştirmişlerdi. Özellikle kraliyet makamlarında, ticaret merkezlerinde ve hac yollarında kurulan ve bir banka şubesi gibi çalışan Tapınakçı malikanelerinde yüksek miktarda para depolanmıştı. Para transferi yapmak isteyen kişi, belirli bir noktada parasını bu malikaneye yatırıp karşılığında senet alıyor ve gittiği noktadaki malikanede senedi verip belirli bir faiz ödeyerek parasını tahsil ediyordu.

Tapınakçı banka şubelerine yatırılan paralar çok farklı amaçlar için kullanılıyordu. Burada en önemli unsur, sözde hayır işleri yapan örgütün fakir halk da dahil olmak üzere çeşitli kesimlerden topladığı büyük faiz geliridir. Bu gelir, hiçbir otorite tarafından denetlenemeden, meçhul amaçlarda kullanılmak üzere şövalyelerin kasasına akıyordu. Daha da ilginç olanı, Tapınakçıların kar sistemlerini gizli tutmalarıydı. Hiç kimse hesap soramadığı için, tarikat, tefeciliği misyoner teşkilatı içinde kurumsal bir hale getirmişti. Sonraki dönemlerde ise tefecilikleri ortaya çıkmış ve mahkumiyetlerinin sebeplerinden biri olmuştur.


Papa III. Innocent 1207 yılında şövalyeleri, imtiyazları istismar etmekle suçlamıştı.
I. Haçlı Seferi sırasında Fransa'nın toplam yıllık geliri 250 bin frank civarındaydı.5 Yapılan tahminlere göre, tarikatın sadece Avrupa'da -9000 ayrı noktadaki büyük gayrımenkul varlığı bir yana- o dönemdeki yıllık nakit geliri ise yaklaşık 30 milyon franktır.6 Bu geliri günümüz rakamlarıyla kıyasladığımızda, Tapınakçıların ne kadar büyük bir servete hükmettikleri, krallarla yarışacak düzeyde varlığa sahip oldukları daha iyi anlaşılmaktadır. O kadar ki, 1191'de Kıbrıs'ı Kral Richard'dan 25 bin marka satın almış ve bir yıl sonra Lusignanlı Guy'a satana kadar ağır vergiler koyarak adadan büyük gelir sağlamışlardı.

Şövalyelerin kirli parasının bir kısmı da yağmacılıktan geliyordu. Kutsal Topraklarda, ya da şatolarının bulunduğu sınır noktalarında ganimet avına çıkan Tapınakçılar, savunmasız kervanlara ve sivil yerleşim birimlerine saldırmalarına rağmen, bunu sözde düşman askerleriyle yapılan bir savaşmış gibi gösteriyorlardı. Oysa, asıl yaptıkları gasp, toplu cinayetler, yağma, adam kaçırma gibi eşkıya eylemleriydi. Bu eylemlerin en dikkat çekici örneklerinden biri, tarikatın sapkın Haşhaşiler'le yaptığı iş birliğiydi. İki örgüt, yılda 2000 bezant karşılığında anlaşmaya varmıştı. Bu karanlık ilişki sonraki dönemlerde daha ileriye götürülmüş, Haşhaşiler, aldıkları paralar karşılığında, Tapınakçıların rakibi olan krallara suikast bile düzenlemişlerdi. Şövalyeler, hayranlık duydukları bu sapkın tarikatın yöntemlerini kısa sürede benimsemişlerdi. 7

Tapınakçıların yağmalama konusunda ne kadar hevesli ve aç gözlü oldukları ve bu yüzden Hıristiyanların defalarca yenilgiye uğramalarına yol açtıkları tarihi belgelere de yansımıştır. 1150 yılında Aşkalon'a düzenlenen saldırı sırasında, şehir duvarlarından birisi yıkılmış, Hıristiyanların savaşı kazanma ihtimali ortaya çıkmıştı. Tam bu noktada Büyük Üstad Tremelaylı Bernard, Haçlı askerlerini durdurarak, ilk yağmayı yapmak üzere duvardan önce Tapınakçıların geçmesini sağladı.


Tapınakçılar, köyleri basarak masum Müslüman halkı kaçırıyor ve köle olarak Avrupa'ya satıyor ya da kendi işlerinde kullanıyorlardı.
Ancak bu aç gözlülük, savaşın kaybedilmesi ve Tapınakçıların ölümüyle sonuçlandı. Şövalyeleri kendi hırslarının peşinde koşmakla suçlayan, dönemin ünlü tarihçisi ve din adamı Surlu William, bu olayı şöyle anlatmıştır:

Tremelaylı Bernard, askerlerine, ilk saldırı sırasında hiç kimsenin kendilerine katılmasına izin vermemelerini emretti; çünkü şehri ele geçirmenin şanının ve yapılacak yağmada aslan payının tarikata kalmasını istiyordu.8

Tapınakçılar, belirli bir sermayeye ulaştıktan sonra işlerini halletmek için rüşvet yöntemine daha sık başvurdular. Tapınakçılar için rüşvet vererek veya alarak her türlü işi halletmek mümkündü. Bir bölgeye yerleşmek isteyen tarikat, o bölgenin yöneticisine yardım adı altında büyük miktarlarda rüşvet veriyor, böylece hem bölgeyi hem de gerekli ayrıcalıkları elde ediyordu. Tapınakçılar, İngiltere Kralı I. Richard öldükten sonra yerine geçen kardeşi John'a da, at ve 1000 pound rüşvet vererek haklarını ve imtiyazlarını garanti altına almışlardı. Avrupa'nın fakir soylularını, ucuz hediyeler ve az miktardaki paralarla satın almak, tarikatı daha da cesaretlendirmiş, rahat hareket etmelerini sağlamıştı.

Tapınakçılar rüşvet verdikleri gibi, rüşvet almayı da bir gelir yolu olarak benimsemişlerdi. Bunu yaparken, daha çok Kilise'den kazandıkları imtiyazları kullanmışlardı. Savaşa gitmek istemeyen asiller, şövalyelere yüklü bir bağışta bulunuyor, böylece kendi adlarına onların savaşmasını sağlıyorlardı. Aforoz edilmiş asiller de tarikata belirli rüşvetler karşılığında katılarak bu yaptırımdan, yani aforoz cezasından kurtulabiliyorlardı. Aranan suçlular kendilerini şövalyelere teslim ediyor, böylece dokunulmazlık kazanıyorlardı. Tapınakçıların kendilerine verilen imtiyazları bu şekilde istismar etmeleri bir dönem Papa'nın da tepkisine sebep olmuştu. 1207 yılında III. Innocent, şövalyelerin kibirli olduklarını ve imtiyazları istismar ettiklerini söylemişti. Cebinde biraz parası olan herkesin tarikata girebildiğinden, "uzun bir ip gibi, günaha günah ekleyenlerin", aforoz edilenlerin, Kilise'ye bile alınmayacak kişilerin kutsal mezarlara gömüldüklerinden şikayet eden Papa, gerekenin yapılmasını istemişti.9



Müslümanların dostu olarak tanınan Kutsal Roma İmparatoru II. Frederick, Papa'yla birlik olup kendisine karşı savaşan Tapınakçıların bütün mallarına el koyduğunda, tarikatın işlerinde çalışan yüzlerce Müslüman köleyi, hiçbir karşılık istemeden serbest bırakmış, böylece şövalyelerin büyük nefretini kazanmıştı.
Tapınakçılar inşaat, emlak, nakliye gibi işlere el attıktan sonra, bu işlerden kazandıkları mallar ve menkuller üzerinden spekülasyon yapmaya da başladılar. Emlak ve arsa spekülasyonu sayesinde hem kendi topraklarının değerini hem de topladıkları vergi ve kiraları artırıyorlardı. Ayrıca, stokladıkları değerli madenler ve ticaretini yaptıkları mallar üzerinde de spekülasyona giriyorlardı. Sözgelimi, İngiltere'de, sahip oldukları büyük mal varlığının ve toprakların değerini kısa sürede yaklaşık %50 oranında artırmış, ticari imtiyazlar sayesinde de İngiliz yününü bütün Avrupa kıtasına ihraç ederek büyük paralar kazanmışlardı.

Tapınakçılar fakir halktan para toplarken, Hıristiyanlık adına savaşıp büyük mücadeleler verdiklerini söylüyorlardı. Oysa bu, tarikatın bağış kaynaklarını canlı tutmak için uydurulmuş bir yalandı. Tapınakçılar, Truva Konsülü'nden sonra girdikleri ilk üç savaşta da hezimete uğramışlardı. Abartılı kahramanlık hikayelerinin aksine, şövalyeler yenilmez savaşçılar değillerdi. Tek yaptıkları masum ve savunmasız halkı katletmekti. Savaşmaları gerektiğinde ise, topladıkları büyük bağışların önemli bir kısmını savaş ve savunma dışında başka amaçlarla kullanılmak üzere karanlık sermayelerine eklediklerinden, genellikle yenilgiye mahkum oluyorlardı.


Papa IX. Gregory
Tapınakçılar, adı geçen kirli yöntemlere ek olarak, köle ticareti ve kaçakçılıkta da organize olmuşlardı. Köle ticaretinde yaptıkları büyük sahtekarlıklar tamamen ortaya çıkınca Papa onları uyarmak zorunda kalmıştı. Bilindiği gibi, o dönemlerde köle ticareti kanun dışı bir iş değildi; ancak bir Hıristiyanın, Hıristiyan bir köleye sahip olması yasaklanmıştı. Tapınakçılar, bu yüzden, köyleri basarak masum Müslüman halkı kaçırıyor ve köle haline getirip Avrupa'ya satıyor ya da acımasızca kendi işlerinde kullanıyorlardı. Müslümanların dostu olarak tanınan Roma İmparatoru II. Frederick, Papa'yla birlik olup kendisine karşı savaşan Tapınakçıların bütün mallarına el koyduğunda, tarikatın işlerinde çalıştırılan yüzlerce Müslüman köleyi, hiçbir karşılık istemeden serbest bırakmış, böylece şövalyelerin büyük nefretini kazanmıştı.10

Yalnız Müslüman kölelerle yetinmeyen şövalyeler, Ortodoks Hıristiyan olan Yunan, Bulgar, Rus ve Romenleri de Müslüman diyerek köle ticaretinde kullanıyorlardı. Papa IX. Gregory, 1237 yılında bu istismar konusunda Suriye piskoposu ve Tapınakçıların üstadına şikayette bulunduysa da, Tapınakçılar, önemli bir gelir kapısı olarak başta Afrika halkı olmak üzere, köle ticaretiyle insanları sömürmeyi sürdürdüler.

Tapınakçılar, bu tür mafya yöntemlerinin yanı sıra siyaset alanında da kirli oyunlara girmekten geri kalmadılar. Yerli halka zorba yöntemlerle büyük sıkıntılar yaşatarak, sözde dindar bir tarikat görünümünden çıkıp, nefret edilen, karanlık yöntemlere sahip, çok zengin bir örgüte dönüştüler. Kısa bir süre sonra deşifre olan sapkın inanç ve yaşantıları da bu imajı tamamladı ve sonunda Hıristiyanlığın utanç kaynağı haline geldiler.

5 The New Knighthood, Malcolm Barber, Cambridge Uni. Press 1994, s.232.
6 The Knights Templars and the Complete History of Masonic Knighthood, C.G. Addison, Robert Macoy, 1874, s. 488.
7 The New Knighthood, Malcolm Barber, Cambridge Uni. Press 1994, s. 103.
8 The Templars, Piers Paul Read, , Da Capo Press, 2001, s. 138.
9 The Trial of the Templars, Malcom Barber, Cambridge Uni. Press 1978, s. 13.
10 The Templars, Piers Paul Read, Da Capo Press, 2001, s. 209. 

TAPINAKÇILARIN SAPKIN DİNİ




Tapınakçı tarikatını kuranlar ve sonradan tarikata katılanların büyük bir kısmı Hıristiyanlıktan uzak insanlardı. Zaten, tarikatın önde gelen destekçilerinden Aziz Bernard'ın amacı da, savaşçı şövalyeleri Kilise'ye bağlı askerler haline getirmekti. Ancak bu plan başarısızlığa uğradı; ilk başta Kilise'nin lehinde gibi gözüken anlaşma, kısa sürede Hıristiyanlığın aleyhine döndü. Bunun asıl sebebi, şövalyelerin, Kilise'nin sunduğu inancı kabul etmeyip farklı bir inancın temsilciliğini yapmalarıydı.

Kilise, ilk kurulduğu günden itibaren farklı akımlar yüzünden büyük sıkıntılara düşmüş, bir Hıristiyanlık birliği kurulana kadar yüzyıllar geçmişti. Bu dönem içinde, Gnostiklikten Ariusçuluğa, Bogomilcilikten Waldoculuğa kadar çok sayıda akım Katolik Kilisesi'nin alternatifi olmuştu. Belirli bir döneme kadar bu akımları bastırmayı hatta yok etmeyi başarmışsa da, Reformasyon hareketiyle doruğa çıkan tepkiler, Kilise'nin mutlak hakimiyetini sona erdirmişti. Kilise, özellikle şövalyelerin yaşadığı dönemde, bütün Avrupa'ya hakim bir görüntü çizmesine rağmen, halk arasında çok farklı inançlar varlığını sürdürüyordu. Güney Avrupa'ya hakim Latin halklarla, başta Germenler olmak üzere Kuzey Avrupa'ya hakim halklar arasında da büyük bir inanç ve gelenek farkı vardı. Genelde şövalyelerin köklerinin de dayandığı kuzey kavimleri, başlarındaki kralların zorlamalarıyla Hıristiyanlığa girmiş olduklarından, kendi inançlarını ve batıl geleneklerini kaybetmemiş, aksine bu inançları Hıristiyanlığa dahil etmeyi başarmışlardı. Böylece, görünüşte Hıristiyan, gerçekte ise kendi geleneksel inançlarını yaşayan halklar tarih sahnesine çıkmış oldular.



Kabala, genel olarak Yahudi mistisizmini temsil eden bir kelimedir ve dilden dile aktarılan gizli geleneği anlatmak için kullanılır. Kabala'nın üzerindeki Tapınakçı haçları dikkat çekiyor.
Ortaçağ Avrupası bu karanlık dönemde, büyük bir cehalet içindeydi; Kilise'ye bağlı kurumlarda bile okuma yazma bilen sayısı çok azdı. Dini metinler Latince olduğundan, farklı ırklara ve dillere mensup halklar, dini konular hakkında kulaktan dolma bilgilere sahiplerdi. Halk, Kilise'yle bağlantısını, çoğu zaman kendisini köle gibi çalıştıran, büyük vergiler ve bağışlar alan, manastırlarında zengin bir hayat yaşayan bazı yerel dini otoriteler aracılığıyla kuruyordu. Bu kişilerin halka verebilecekleri doyurucu bir bilgi yoktu. Cahil halk, doğru bilgi yerine efsanelerle, uydurma bilgilerle kontrol altında tutulmaktaydı.

Kökleri eski Mısır'a, İran ve Hint efsanelerine, Yunan, Roma, Viking, Kelt mitolojilerine dayanan hurafeler, geniş bir kesim tarafından hiç şüphe duyulmadan kabul ediliyordu. Büyücülük, şifacılık, simya, astroloji, falcılık gibi batıl uğraşlar, hem korkulan hem de güç ve fayda elde etmek için yaygın olarak başvurulan yöntemlerdi. Akıl dışı yöntemlerin yanı sıra, periler, canavarlar, homunculus adı verilen cüce insanlar, sihirli objeler, tılsımlar, büyülü ormanlar gibi hayal ürünü unsurlar da bu karanlık dünyada önemli bir yere sahipti.

Tapınakçıların sapkın inanışları böyle bir ortamda gelişti. Hıristiyanlıkları ve Kilise'ye bağlılıkları sözde kalan şövalyeler, kendi uluslarında, kendi toprak ve geleneklerinde yerleşik batıl inançların etkisi altındaydılar. Üstelik, soylu kesim arasındaki Hıristiyanlık inancı cahil halka oranla çok gevşek bir yapı sergiliyordu. Krallar ve soylular yeri geldiğinde Kilise'ye karşı gelmekten çekinmiyorlardı; çünkü Kilise'yle girilen çıkar ilişkileri, farklı kaynaklardan gelen istihbaratlar, diğer uzak milletlerde neler yaşandığı hakkında ulaşan bilgiler kralların ve soyluların Kilise hakkında şüpheye düşmelerine, hatta Kilise büyüklerini iktidar rakibi olarak görmelerine yol açıyordu.


Doğa güçlerini kontrol altına almanın yöntemi olduğuna inanılan Kabala, şövalyelerin aşina oldukları büyüler, tılsımlar, gizemler, semboller ve bunların nasıl kullanılacağı konusunda bilgiler içermekteydi. Şövalyelerin Kabala'yla bu kadar yakından ilgilenmelerinin sebebi aslında çok açıktı: İstedikleri maddi gücü elde etmek için, doğaüstü yöntemlerden yardım almaları gerektiğine inanıyorlardı.

Doğudaki büyük hazineleri ele geçirmek, kahraman olarak yüksek mevkilere çıkmak hayali, fakir Avrupa'nın bütün soylularını olduğu kadar Tapınakçıları da etkisi altına almıştı. Ne var ki, Kutsal Topraklara yerleşen Tapınakçılar efsanelerdeki sonsuz hazineleri bulamayınca büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Hatta, kendilerine sonsuz bir güç vereceğine inandıkları kutsal objeleri bulmak için Süleyman Mabedi'nde kazılar yaptılar. 16

Masonluğun en tanınmış isimlerinden biri olan Albert Pike.

Uğradıkları büyük hayal kırıklığına rağmen Tapınakçıların amacında bir şaşma olmadı; aksine dünyevi hakimiyeti sağlayacak yeni yöntemlerin peşinde koşmaya başladılar. Bu dönemde, tarikat mensupları bir nevi eğitim dönemine girdiler. Yahudi mistisizmi, Kabalacılık, gnostiklik, Haşhaşilik gibi farklı öğretilerden; Monarkiyanlar, Paulisyenler, Katarlar gibi Hıristiyanlık akımlarından farklı bir bakış açısı edindiler. Bir yandan da, Yahudi bilginlerinden denizcilik, ticaret, mühendislik, bilim gibi konularda gerekli eğitim ve tecrübeyi aldılar.
Tapınakçıların bu dönem sonunda nasıl sapkın bir inanca ve zihniyete ulaştıklarını şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Tapınakçılar, temel olarak Kabala* (*Kabala, genel olarak Yahudi mistisizmini temsil eden bir kavramdır ve dilden dile aktarılan gizli geleneği anlatmak için kullanılır. Kabala üstadları çeşitli meditasyon, büyü, muska yöntemlerini kullanarak şeytani güçlerle ilişki kurmayı ve onları yönetmeyi amaçlarlar.) mistisizminin etkisi altına girdiler. Doğa güçlerini kontrol altına almanın yöntemi olduğuna inandıkları Kabala, şövalyelerin aşina oldukları büyüler, tılsımlar, gizemler, semboller ve bunların nasıl kullanılacağı konusunda bilgiler içermekteydi. Daha önce de değindiğimiz gibi, bu dönemde büyü, simya, astroloji gibi konular hiç şüphe edilmeden kabul görmüştür. Tapınakçılar, Kabala ilmini doğrudan Kabalacılardan öğrenmişlerdir. Şövalyelerin Kabala'yla bu kadar yakından ilgilenmelerinin sebebi aslında çok açıktı: İstedikleri maddi gücü elde etmek için, doğaüstü yöntemlerden yardım almaları gerektiğine inanıyorlardı. Masonluğun en tanınmış isimlerinden biri olan Albert Pike, Morals and Dogma (Ahlak ve Dogma) adlı kitabında, Tapınakçıların amacını şöyle açıklar:



Tapınakçılar günümüz satanistlerinkine benzer şeytani bir telkinin etkisi altındadırlar.
"... Tapınakçılar, en baştan beri Roma'nın (Papalık) ve onun krallarının egemenliğine karşıydı. Amaçları, zenginlik ve güç elde etmek ve gerekirse savaşarak Kabalistik dogmayı yerleştirmekti."17

2- Tapınakçılar, ayrıca, İran kökenli Mani inancıyla başlayan ve Katarlarla Fransa'da doruk noktasına ulaşan sapkın dualist inancın da etkisi altındaydılar. Bu sapkın inanca göre dünya hakimiyetinin yolu şeytana hizmet etmekten geçmektedir. Görüldüğü gibi, Tapınakçılar bugünkü satanistlerinkine benzer şeytani bir telkinin etkisi altındadırlar.
"Görmedin mi, Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar" (Meryem Suresi, 83) ayetinde bildirildiği şekilde şeytan, tüm inkarcılara yaptığı gibi Tapınakçıları da bu tür sahte vaadlerle kandırıp peşine düşürmüş, onları doğru yoldan uzaklaştırıp kendisiyle birlikte cehenneme sürüklemiştir. Göklerde ve yerde olanların tümünün sahibi olan ve mülkte kimseyi Kendisi'ne ortak edinmemiş olan Yüce Allah şeytanın aldatan ve cehenneme sürükleyen vasfını Kuran'da şöyle haber vermiştir:

(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey vaad etmez. Onların barınma yerleri cehennemdir, ondan kaçacak bir yer bulamayacaklardır. (Nisa Suresi, 120-121)

İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaad etti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azap vardır." (İbrahim Suresi, 22)


Homoseksüellik Tapınakçılar arasında meşru olarak kabul ediliyordu. Tapınakçıların resmi mühürlerinin üzerinde yer alan yukarıdaki figürün bu sapkınlığı sembolize ettiği söylenir.
Şeytan da herkes gibi Allah'ın yarattığı ve herşeyiyle Allah'ın kontrolünde olan aciz bir varlıktır. Kendisine ait herhangi bir gücü ve etkisi yoktur, ayrıca ayette bildirildiği gibi, "... Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır." (Nisa Suresi, 76)

Allah, şeytanı insanlar için bir imtihan vasıtası kılmış, ona uyan ve peşinden giden inkarcılara cehennemi, ona uymayıp Allah'ın gösterdiği doğru yola tabi olan müminlere de cenneti vaat etmiştir.

Kuran'da Allah, şeytana şöyle buyurduğunu haber vermektedir:

Demişti ki: "Git, onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza. Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez. "Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak Rabbin yeter. (İsra Suresi, 63-65)

Tapınakçıların peşinden gittiği yukarıda bahsettiğimiz batıl inançlar, onları bir başka sapkınlığa daha yöneltmiş ve homoseksüellik Tapınakçılar arasında meşru olarak kabul edilmiştir. Fransa'da Tapınakçıların yargılanması sırasında ortaya çıktığı gibi, bu cinsel sapkınlık Tapınakçıların yaygın uygulaması haline gelmiştir.

3- Tüm bu sapkın inançların bir sonucu olarak, Tapınakçılar Hıristiyan ahlakından tamamen uzaklaşmış, yalnızca dünyevi çıkarlarını gözeten karanlık bir örgüt haline gelmişlerdir.

Tapınakçıların, yukarıdaki ana başlıklar altında özetlenebilecek olan zihniyet ve idealleri, daha sonradan dönüştükleri masonluk örgütüne miras kalacak ve yeryüzünün perde arkasındaki yöneticilerinin temel zihniyeti olarak günümüze kadar varlığını ve etkisini sürdürecektir. Halen dünya üzerinde yaygın olan dine uygun olmayan yaşam felsefesinin mimarları ve uygulayıcıları da şeytanın sadık hizmetkarları olan bu sapkın tarikatın mirasçılarından başkaları değildir.

Tapınak Şövalyeleri ve onların mirasçıları olan masonların önemli bir bölümü şeytanın izinden giden, şeytanın sapkın felsefesini yeryüzünde yerleşik kılmaya çalışan topluluklardır.

Tapınakçıların zihniyet ve idealleri masonluk örgütüne miras kalmış ve yeryüzünün perde arkasındaki yöneticilerinin temel zihniyeti olarak günümüze kadar varlığını ve etkisini sürdürmüştür.


Gerçekte Tapınakçıların sahip oldukları ve yaptıkları tüm bu kötülüklerin kaynağı şeytandır. Kudüs'te, Kabala ve birtakım mistik öğretilere kapılmalarından itibaren şeytanın sapkın felsefesinin etkisi altına girmişler ve onun sapkın yolunu benimsemişlerdir. İşte o zamandan günümüze dek Tapınak Şövalyeleri ve onların mirasçıları olan masonların önemli bir bölümü şeytanın izinden giden, şeytanın sapkın felsefesini yeryüzünde yerleşik kılmaya çalışan topluluklar olmuşlardır. Gerçekte bu güruh şeytanın peşinden gidenlerin nasıl kötü bir sonuca varabileceğini göstermesi açısından iman edenler için bir ibret vesilesidir. Allah, iman edenleri şeytana uymamaları konusunda Kuran-ı Kerim'de şöyle uyarmaktadır:

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (Nur Suresi, 21)

Ancak şunu da hiçbir şekilde unutmamak gerekir ki, asırlardır şeytanın etkisiyle "kötülüğün düzenleyicisi" olan ve "çirkin utanmazlıkları emreden" bir kısım masonlara da içinde bulundukları durumdan kurtulmaları için yardımcı olmak gerekmektedir. Masonları güzel sözle, hoşgörüyle, tevazuyla ve sevgiyle Allah'ın dinini yaşamaya davet etmek, bu karanlık dünyadan kurtulmaları için onlara yardım etmek tüm iman sahiplerinin üzerine düşen çok önemli bir sorumluluktur. Hiç şüphesiz onlar da asırlardır süregelen bu bozguncu düzenin kendileri için hem dünyada hem de ahirette ne kadar büyük kayıplara neden olduğunu anladıklarında pişmanlık duyacak, yaptıkları kötü işlerden vazgeçeceklerdir.

Bu kararı aldıktan sonra Allah doğru yolu bulmalarında onlara yardımcı olacak, kalplerine huzur ve güven duygusu verecek, barış ve sevgi dolu bir hayat yaşatacaktır. Bu nedenle masonların gerçekleri anladıktan sonra bir an bile tereddüt etmeden, yaptıkları tüm kötülükleri arkalarında bırakmaları ve sapkın hayatlarından uzaklaşmaları gerekmektedir.

16 The Hiram Key, Christopher Knight ve Robert Lomas, , Arrow Books, 1997, s. 37
17 Morals and Dogma, Albert Pike, The Roberts Publishing Co., Washington, 1871.